Yazmak güzeldir

Huzursuzluk

Merhamet zulmün merhemi olmaz!

0 70

Katkılarınızdan dolayı teşekkürlerimi ve şükranlarımı iletiyorum: öⓕ , ayse , Gülşen… , Sinem

Başlamadan evvel, uzun soluklu bir inceleme okuyacağınızı bilmenizi isterim. İncelemede kitabın içinde yer alan Ezidi topluluğu hakkında, yaptığım araştırmalar ve izlediğim belgesellerin paydası altında edindiğim bilgiler de mevcut.

Gereken mesaj da ulaştığına göre, incelememize geçelim. Şunu baştan söylemem gerekir diye düşünüyorum. Okuyacağınız incelemede fazlasıyla realizm olduğu için, canınızı sıkabilir. Lakin sıkılan ve huzursuz olabilen insan, duygularını henüz yitirmemiş olan insandır.

Bilimde insanın tanımı Latince ‘homesapiens(hommie)’ demektir. Lakin günümüzde bazı aşağılık insanlar, bu tanımı hak etmiyor. Onlara şu tanımı vermeli bilim dünyası: ‘Ferox enim et occidit a duro sola populo.’ yani, ‘vahşi ve acımasız insan.’ Huzursuzluk kitabını elime aldığım ilk andan itibaren, içinde yatan acıyı daha okumadan hissede bilmiştim. Arka kapağı incelediğimde gözüme şu söz çaptı: “Merhamet zulmün merhemi olmaz!” büyülenmiştim. Gerçekten de merhamet etmek veya acımak zulmün önüne geçip, açılan yaralara merhem olmuyor. Yıllardır süregelen zulümlere karşı gösterilen acıma ve merhamet duygusu, bu söz ile yok olup gidiyor.

Romanımız İstanbul’da gazetecilik yapmakta olan İbrahim’in gözünden şekilleniyor. Bir gün gazeteye, Amerika’da cinayete kurban giden Mardinli bir pizzacının haberi gelir. Haberi inceleyen, İbrahim’in içinde bir merak duygusu uyanır. Çünkü hem kendi memleketi Mardin haberin içinde geçiyor hem de Mardinli bir insanın Amerika’da cinayete kurban gitmesi oldukça garip geliyor. Olayı araştırmaya başlıyor. Yaptığı araştırmalar neticesinde cinayete ruban giden şahsın, çocukluk arkadaşı Hüseyin olduğunu öğreniyor. Oldukça şaşırıyor ve üzülüyor. Çocukluk arkadaşı Hüseyin kendi halinde, merhametli, zeki, duygusal bir insan. Nasıl olur da cinayete kurban gider. Bu soruyu bizler gibi İbrahim’de kendine soruyor ve bir cevap bulamıyor. Olayın arkasında yatan sır perdesini aralamak için, Mardin’e gitmeye karar veriyor. Gazeteden gerekli izin onayını aldığı gibi, yolculuğa başlıyor. Mardin’e gir girmez İbrahim, kendini bir yabancı gibi hissediyor. Kendi memleketinde bir gurbetçi gibi hissediyor kendini. Doğup büyüdüğü topraklara yabancılaşma duygusu içerinde sokaklarda yürüyor. Sokakları gezerken, artık kimsenin çelik çomak oynamadığını görüyor. Şehri turlarken bir yandan da Çocukluk arkadaşı Hüseyin’i düşünüyor.

*’Cinayete kurban giden’ kelimesini sık sık vurguluyorum. Bilerek yapıyorum bunu

Nasıl olur da Hüseyin bu durma düşer, küçükken bilek güreşi oynardık. O ise yenileceğini baştan kabullendiği için bizimle oynamazdı. Bu denli uysal ve naif bir insan nasıl olur da cinayete kurban gider diye derin derin düşünüyor. Aklını kurcalayan bu soruları cevaplandırmak için, Mardin’de Hüseyin ile bağlantısı olan kişiler ile görüşmeye başlıyor. İlk olarak Adviye Hanım, yani Hüseyin’in annesini ziyaret ediyor. Adviye Hanım, İbrahim’in eline bir eski fotoğraf albümü sıkıştırıyor(Gazetede Hüseyin’in hakkında incelediği fotoğraflar albümünden daha detaylı bir albüm.). Geri getirmeye unutma sakın! Bu oğlumdan kalan son hatıra.

İbrahim, Hüseyin’in sevdiği bir kız olduğunu biliyor ve Adviye Hanım’a soruyor: ‘O kızında resmi var mı burada?’ Adviye Hanım şiddetli bir şekilde ellerini sallayarak yok diyor. O şeytanın resmi yok. Önceden vardı ama resminin gözlerini oydum. Bize zarar vermesin diye duvarlara üzerlikler astım. Evin her yerini marullar ile donattım. İşte asıl gizem bu cümlenin altında yatıyor: ‘Evi marullar ile donattım.’ Marulla nasıl bir önlem alınabilirdi ki? Bu soruyu biz okurlar gibi, İbrahim’de düşünüyor. Evin her köşesinde Marullar var. Televizyonun üstünde, sehpada, koltukta, yatakta ve her yerde. Nedir bu marulun altında ki, sır perdesi.

Kitabın içinde yatan gizem, ileri ki sayfalarda kendini hissettirecek acı ve huzursuzluk duygusunun sinyallerini veriyor. İbrahim, aile fertlerinin bu denli nefret ve korku duydukları bu kadını, merak ediyor. Ne yaptı ki? Bu insanlar bu kadar nefret doyuyor? Adviye Hanım bu konu hakkında çok dolu ve fazlasıyla asabi olduğu için, İbrahim bu sorunun yanıtını öğrenmek ve olayı aydınlatmak için, Aysel yani Hüseyin’in kardeşi ile konuşmaya karar veriyor. İlk olarak marul olayını cevaplamasını istiyor. Aysel şöyle yanıtlıyor: ‘Marulun bir anlamı var. O şeytan kız maruldan korkuyordu. Zaten o kızın olayı marul sayesinde anlaşıldı.’ Aldığı bu cevaplar karşısında, olayı daha da merak etmeye başladı İbrahim.

Bahsi geçen kızın, Adı Meleknaz ve Şeytan olduğu düşünülüyor. Şeytan ile marul arasındaki bağ beni çok düşündürmüştü ki, İbrahim’i de düşündürüyor. Deyim yerinde ise ‘şaşa kalmış’ bir şekilde olayları anlamaya çalışıyordu. Olaylar tamamen bir karmaşaya bürünmüştü İbrahim’in zihninde. Amerika’da öldürülen pizzacı, evdeki marullar, şeytan kız ve dahası. Ama elbette bu karmaşa, yerini yavaş yavaş sükuta devredecekti. İbrahim, Aysel’e soruyor: ‘Peki bu şeytan kız yani Meleknaz, Hüseyin’in karısı mıydı?’ Hayır, cevabını alınca içinden benim gibi haydaaaaaaaaa diyor(Böyle bir şey yok tabi). Hüseyin, Meleknaz için nişanlısı Sayfiye’yi bile bırakmış. Neden diye merak ediyoruz doğal olarak. Çünkü Meleknaz’a aşık olmuş, ama nasıl bir aşk. Bunu kitabı okuduğunuzda göreceksiniz.

İbrahim öğrendiği bilgiler paydası ışığında. Meleknaz’ın Suriyeli bir mülteci olduğunu öğreniyor. Hüseyin ile Meleknaz sığınma kampında tanışıyor. İbrahim bunları öğrendikten sonra istirahat etme gereği duyuyor. Derin derin düşünmeye başlıyor. Kendi benliğini, Dünya’yı ve Hüseyin’i düşünüyor…

(Bu kısımdan sonra olayları kısarak anlatacağım, Çünkü kitabı okumanızı istiyorum. Tadında Spolier olsun)

Hüseyin, Meleknaz’ı araştırmaya devam ediyor ve bir süre sonra marullar ile Meleknaz arasında bir bağlantı kurabiliyor. Meleknaz’ın Ezidi olduğu öğreniyor. Öğrendiği bilgilere göre Ezidiler, marul görünce panikler ve korkarak oradan uzaklaşırmış. Bu marul olayı Hüseyin’in ailesi tarafından nasıl öğrenildi? Asıl soru bu. Bu sorunun yanıtı ise şu: Hüseyin, Meleknaz’ı ikna edip kendi evine getirir. Bu arada Meleknaz’ın birde bebeği vardır. Görme duyularını kaybetmiş bir haldedir bebek. Hüseyin, Meleknaz ve bebeği alıp evine getirir. Annesine durumu açıklar. Sığınma kampında tanıştıklarını ve onu sevdiğini dile getirir. Annesi bu duruma karşı çıkar, fakat Hüseyin’in ısrarı karşısında çaresiz kalır.

Meleknaz ve bebeği, Adviye Hanımın evinde yaşamaya başlar. Bu süre içerisinde Meleknaz ev halkıyla hiç konuşmuyor içine kapanık bir tavır sergiliyor. Sadece bebeğini uyuturken hangi dil olduğunu aile fertlerinin algılayamadığı, ninniler söylüyordu. Ev ahalisi onun sessiz, sakin haline görünce onu yavaş yavaş kabullenmeye başlıyor. Bir gün evde yemek sofrası için hazırlıklar yapılıyor. Meleknaz’da yardım etmek için mutfağa gidiyor.

O sırada Aysel salata yapmak için, dolaptan marul çıkarıyor. Bunu gören, Meleknaz panik içerisinde çığlık atarak evden uzaklaşıyor. O kadar panikliyor ki ev halkı bu paniğe anlam veremiyor. Şaşkın şaşkın baka kalıyorlar. Ahali olayı anlamlandırmaya çalışırken Hüseyin’in amcası mutfağa göz gezdiriyor. Aysel’e soruyor: ‘Bu marulu çıkardığında mı korkup kaçtı?’ Evet, yanıtını alınca, Amca besmele çekmeye başlıyor ve ardından, bu kız yezidi(onların deyimi ile yezidi aslında Ezidi’dir) ev halkı çığlık atıyor. Herkes alelacele dualar okumaya başlıyorlar. Allah’ım sen bizi şeytanın şerrinden korku deyip, tespih çekip, duaları her köşeye üflüyorlar. İşte bu olaydan sonra asıl huzursuzluk baş gösteriyor. Olaylar boyut değiştiriyor. Artık Hüseyin’in sevdiği insan, aile fertleri tarafından şeytan ilan edilmiş bir ezidi kızıdır. Ama bu durumu Hüseyin önceden biliyor ve onun için bir sorun teşkil etmediğini ailesine anlatmaya çalışıyor. Lakin yıkılmayan tabular Hüseyin’in anlattıkları karşısında bir taş gibi duruyor. Kimse Hüseyin’i dinlemek istemiyor.

Acilen onu terk etmesi gerektiğini söylüyorlar, onu şeytan olduğunu vurguluyorlar. Hüseyin aşkı karşısında dimdik durmaya devam ediyor. Bu olayları öğrenen İbrahim, Meleknaz’ın geçmişini merak ediyor ve araştırmaya koyuluyor. Araştırdıkça acı ile bütünleşmiş bir yaşam sirayet ediyor satılara. Din paydası altında yapılan, zulümler, işkenceler, tecavüzler, köle ticareti gibi aşağılık hadiseler. Bu olaylar yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. Meleknaz’ın şahit olduğu iğrenç olaylar. IŞİD adı verilen cahil ve yobaz gruba mensup mahlukatların kendilerine yaptıklarını okuduğumda, gözlerimden akan yaşlar beni hala huzursuz eder. Ezidilere yapılan bu davranışlar tamamen insanlık dışı davranışların vücut bulmuş hali. Vahşilik, cahillik ve yobazlıktan başka bir şey değil. Dinleri yüzünden tecavüze uğrayan çocuklar, bir paket sigaraya satılan kadınlar gibi birçok elem verici hadise satırlara aktarılıyor.

Meleknaz bu olayların hepsine şahit oluyor. Esir düştükleri IŞİD’in elinde defalarca tecavüze uğramış, duyguları elinden çalınmış bir insan. Düşünsenize karanlık bir ortamda 4-5 yaşındaki çocuklara 60-70 yaşında yaşlı ve pis zihniyetlerin tecavüz ettiğini. Düşünmesi bile insana acı veriyor, yaşamasını siz düşünün. Meleknaz burada esir düştüğü süre boyunca hamile kalıyor. Fakat kendisi bu çocuğu hiç istemiyor, çünkü yaşadığı onca iğrenç olay aklına geliyor. Bir gün bir fırsatını bulup Meleknaz ve Arkadaşı Zilan ve onun kardeşi Nergis kaçmayı başarıyor. Ezidiler için kutsal mekan olan Ulu Şengal dağına doğru yol alıyorlar. Sana sığındık diye tanrıya yalvarıyorlar bu sırada Meleknaz’ın karnı burnunda, gökyüzünde kavurucu güneşin sıcaklığı tenleri kavuruyor. Kan ter içinde dağa tırmanıyorlar. Bunun yanı sıra içlerinde yakalanma korkusu daima kendilerini huzursuz ediyor. Bir dereden su dolduruyorlar ve içiyorlar. Lakin yiyecek başka hiçbir şeyleri yok. Birden silah sesleri yankılanıyor dağın eteğinden, panik içerisinde koşuyorlar ve bir mağaranın kuytusuna ilişiyorlar. Mağaranın içinde ağır bir koku geliyor burunlarına. Kafalarını çevirip baktıklarında Ezidi ailelerinin katledildiği ve cesetlerinin çürüdüğü görüyorlar. Dışarıya çıkmaya korktukları için o cesetlerin yanına kıvrılıp yatıyorlar. Düşünsenize, empati kurun. Tanıdığınız kişilerin cesetlerinin yanında uyumak nasıl bir acıdır.

O gece Meleknaz’ı doğum sancısı tutuyor. Çaresizce acı içerinde kıvranıyor Meleknaz. Arkadaşı Zilan yardım ederek Meleknaz’ı doğurtuyor. Zilan, bebeği bir mucize olarak görüyor, fakat Meleknaz bebeği istemiyor. Ona bakmak istemiyor. Ama ağladığında anne şefkatinden dolayı onu emziriyordu. Zilan’ın kardeşi Nergis ise, yaşadığı olaylardan dolayı içine tamamen kapanmış hiçbir şey söylemden öylece duruyordu. Ölü cesetlere bakıp bakıp duruyordu. Birkaç gece böyle geçiyor, açlık hala vücutlarda bir rahatsızlık duygusu hissettiriyor. Bir sabah Zilan uyandığında, kardeşi Nergis’i yanında görmüyor. Bir uçurumdan aşağıya kendini attığını görüyor. Uçurumun dibine doğru gidiyor. Başı kana bulanmış Nergisin kafasını kavrıyor göğsüne basıyor o sırada, Nergisin ağzından şu cümle çıkıyor: ‘Ben bir insandım abla.’ Sonrasında oracıkta can veriyor o masum çocuk Nergis. Zilan, onu tanrıya emanet edip Meleknaz’ın yanına gidiyor. Olan biteni Meleknaz’a anlatıyor. Ve çaresizce yollarına devam ediyorlar.

Açlık yüzünden artık bitap düşmüşlerdi. Meleknaz bebeği bir ara bir kayanın üstüne bırakıp uzaklaşıyor ve sonrasında gönlü el vermiyor tekrar geri dönüp alıyor yanına. Ve sonrasın da yiyecek bir şey olmadığından dolayı, Meleknaz’ın sütünden hem kendisi hem de Zilan faydalanmak zorunda kalıyor. Gerçekten de bu bebek tanrı tarafından gönderilen bir mucize, işte burada anlaşılıyor. Sonra bebeğe bir isim koymaya karar veriyorlar. Sonra bebeğin ismi Zilan’ın kardeşi Nergisin ismine bürünüyor. Artık Nergis o küçük bedende can buluyor. İncelemenin sonunu bağlamadan bitirmek istiyorum. Çünkü kitabın başlığı gibi Huzursuzluk duygusu içimi tırmalıyor.

Bu olayları bu insanlara, yaşatan aşağılık mahkukatlar ile aynı havayı solumaktan utanıyorum…

Kendimce şöyle bir yorum getirmek istiyorum. İnsanlar Dünya’yı kendi elleriyle yaşanmaz bir hale getiriyor. Dini, dili, ırkı, tenine göre sınıflandırma yapılıyor. İnsanlar vahşice hareket ediyor. Öldürmek zevk veriyor. Fakat dönüp baktıklarında aslında asıl kaybedilenin insanlık olduğunu görmüyorlar. Kitap’ta da dediği gibi insanlar: ‘ Kendi kanının tadından sarhoş olur’. Huzursuz olmak iyidir. Huzursuzluk insan olduğumuzu hatırlatır bizlere. Sıkılan beden, duygularını henüz yitirmemiştir. Günümüzde kitap da anlatılan bu tarz iğrenç olaylar hala devam etmekte. Bunun birinci sebebi ise cahillik. Marx’ın bir sözü var “Din Toplumun Afyonudur” bu söz şöyle olmalı. Din cahillik ile bütünleştiği zaman bir afyondur.

*Ezidiler Hakkında: ‘Yezid’ Farsça’da melek ya da ilah anlamındaki “İzed” kelimesinden gelmektedir. Kürtçe olan Ezidi kelimesi ise “Allah’a inananlar” demektir. Ezidiler kendilerini Hazreti Adem’den beri tek Tanrı’ya inanan ilk insanlar olarak kabul etmektedirler. Sonradan Ezidi olmak imkansızdır, sadece bir kişi doğuştan Ezidi olabilir. Semavi dinlerde ‘Şeytan’ denilen meleği Ezidilerin ‘Melek Tavus’ olarak adlandırması, onların Şeytan’a taptıklarına dair hatalı bir düşüncenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslam inanışına göre Şeytan lanetli bir melektir. Ezidilere göre ise, Şeytan, Allah’tan başkasına secde etmeyecek kadar O’na bağlıdır. Bunun için de Şeytan, ilk başta cennetten kovulmasına rağmen sonradan Tanrı tarafından affedilir ve dünyanın yönetimini artık Melek Tavus olarak anılan bu meleğe verir.

IŞİD’in aşağılık faaliyetlerini kanıtlayan görseller → https://i.hizliresim.com/nQa9El.jpg – https://i.hizliresim.com/36O3EO.jpg

Son olarak sizi bir video ile baş başa bırakacağım. Lütfen izleyin. Ezidi kızın bakışları ile bütünleşin. O gözlerde Meleknaz’ı, Nergis’i, Zilan’ı, Hüseyin’i görün…

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.