Yazmak güzeldir

Kasımı Sileceğim Hayatımdan

0 90
Kasımı Sileceğim Hayatımdan

Vakıfta memurdu Âsım. 31 Ekim öğleden sonra senelik iznine ayrıldı. Bir birahanede birkaç kadeh yuvarladıktan sonra, hastaneye gitti. Mesai arkadaşı baypas olmuş, yoğun bakımda yatıyordu. Hastanın büyük oğlu karşılamış, beraberce kantinde oturuyorlardı.“Üç-dört güne kalmaz, evde beraberce kahvaltı edermişiz.” Neşesi yerindeydi gencin.“Maşallah, maşallah. Hamza abinin bedeni kuvvetlidir. Bunu da aşar inşallah.” Dili içki peltesiydi. Habire çay kahve içti. Koku için karanfil çiğnedi. Haluk geldiğinde saat yediydi. Küçük oğlu hastanın. Sık sık daireye uğradığı için daha samimiydiler. Üniversiteyi bitirmiş, askerliği bekliyordu. Büyük, kantinde ayrıldı.“İstersen sen de git Âsım abi. Sağ ol geldiğin için. Malum boştayım, biraz daha takılırım ben” Haluk çıkışa bakıyordu.

“Bugün yıllık iznime ayrıldım. Kasım boyunca Trakya’da olurum. Bir daha uğrayamam Hamza abime.” Kalmaya gönüllüydü Âsım.

Yoğun bakımın koridoruna çıktılar. Yatan hasta yakınlarıyla doluydu. Umutlu-umutsuz hastaların umutlu-umutsuz yakınları. Karşılıklı tıbbi bilgiler yarıştırılıyor, bir hasta yakını daha mı geldi, her şey yeniden konuşuluyordu. Herkes birbiriyle ahbap olmuştu. Başına pıhtı atmış bir hastanın kızı Âsım’ı esir aldı.

“Çok nadir olur. Milyonda bir. Pıhtı doğru hayat ağacına. Beyinde hayat ağacı diye bir bölüm vardır. Çok zor babamın durumu.” Anlatıyordu.

Acıdı, acıdığını gösterdi kıza. Yüzünü ekşitti. Kendi haline şükretti Âsım. Sigara bahanesiyle kızın elinden kurtuldu. Haluk’la sokağa çıktılar.

“Hay Allah, Halukçuğum ne dertler var şu dünyada. Allah kimsenin başına vermesin. Ama bazı şeyler olur, dert sanırsın, uçurur seni mesela.” Sigarasından derin bir nefes. Haluk sadece dinliyordu. Lafını biraz daha açtı Âsım.

“Taksim meydanını düşün, kaç kişi toplanabilir?” Dumanı göz pınarlarından da çıkarıyordu. Oğlanın gördüğünü, şaşırdığını ama belli etmediğini biliyordu. İçki kokusunu aldığını belli etmediği gibi.

“Bilmem. De ki yüz bin kişi”

“Yok be, en az iki yüz bindir. 77’nin 1 Mayısından hatırlıyorum.”

“Doğrudur abi. Sen daha iyi bilirsin”

“Etap otelinden ateş etmiş adiler.” 1977-1 Mayısını anlatacaktı. İlgi görmeyince vazgeçti.

“Neyse, otelin tepesinde bir adam düşün, elinde bir silah. Meydana tek bir kurşun sıkacak. Ne yaparsın?”

Âsım’ın lafı nereye vardıracağını bilmiyordu. “Bilmem, herhalde kafamı korurdum.”

“Kafanı mı? İki yüz bin kişiden birisin yahu.”

“Silah benim tarafa dönükse tabii.”

“Kolunu yüz seksen derece döndürüyor, ne tarafa sıktığını göremiyorsun.”

“Bana rastlama olasılığı çok zayıf. Ne yapılır ki?”

Konuyu anlatmak istediği olaya doğru getirmişti. İçkinin etkisiyle lafı mahremine çekti.
“Ve düşün ki bazı insanlar ne kadar talihsiz. Milyonda bir nere iki yüz binde bir nere? Kızın babasındaki şansa bak! Oluyor işte. Biletine büyük ikramiye vurması gibi. Tersten ama. Mermi tam kafaya isabet etmiş arkadaş. Yaban kazlarının bana rastlaması da böyleydi.”

Son cümleyi üstüne basa basa tekrarladı. Ya-ban kaz-ları. Kantinde oturuyorlardı. Haluk çay aldı. Daha masaya yetişmemişti. Masal dinlemeye hazır çocuk coşkusunda ünledi.

“Yaban kazları mı? Hadi ya!”

Âsım’ın beklediği soruydu bu. Haluk’ta merak uyandırmıştı. Derin bir nefes daha. “Define arıyorduk,” diye girdi lafa. “Bütün gece sırayla gömüye kazma vurduk. Hava-cıva. Ama nasıl bir umut bu arkadaş. Tükenene kadar nasıl sarıyor insanı. O sardıkça sen misliyle karşılık veriyorsun. Kumar gibi. Hastalık bir nevi. Benim illetim de bu. Define. Gündüzleri paydos ediyoruz. Köylü, jandarma felan görmesin. Sırayla nöbetteyiz. Diğerleri en yakın kente. Ertesi geceye kalmıştı iş. Benim sıra. Havalar soğumuş artık. Sonbaharın sonu. Kapalı, acayip rüzgârlı. Uykumu alınca kıvrıldığım yerden kalktım. Yatağımı topladım, diğer eşyaların yanına sotaladım. İçimde nasıl bir sıkıntı. Anasını kaybetmiş kuzu gibiyim. Öyle dolanıyorum. İçim alev alev. Cigaramı tutuşturuyor vallahi. Bir de şarap açtım. Şişeden direk kafaya. Kampımızdan tepeye doğru vurdum. Sıkıntımı tepede yele vereceğim. Tırmanıyorum. Kim gelir bu zamanda diyorum bir taraftan da. Vardım tepeye. Yayvan küçücük bir düzlük. Dört yanı göz alabildiğine açık. Tozlu yollar. Bulanık, yılan gibi dereler. Yapraksız hayalet ağaçlar. Bir virane olmuş dünya gözüme. Sırtüstü uzandım. Battaniyeye sarınmış, gökyüzünü seyrediyorum. Ah diyorum, yarılsa da alsa beni. Aslında kendi içime dönük gözlerim. Yalnızlık. Yitsen şimdi, kime hicran olursun ki? Nasıl bir yoksulluk nasıl bir yoksunluk. Tutulacak bir el, okşayacak bir yanak. Yok. Bir varlık olsun da en ağır yükün olsun. Çekersin, ama yok. Ha varlık ha yokluk. Yoktu farkı. Öyle geziniyorum kara bulutların arasında. Uzaktan uzaktan zorlanan bedenlerden yorgun sesler. Ya Allah ya Fettah ya Rezzak. Ya Allah ya Fettah ya Rezzak. Acayip bir şey. Kafayı bir kaldırdım, benim tepeye doğru kocaman bir V geliyor. Kazlar. Yüzlerce yaban kazı”

Oğlanın gözleri daha derine kaçmış, göz yuvarlarında soru işaretleri parlıyordu. Böldü lafı.

“Define de mi aradın abi? Vay be! Haklısın, insan bazen çok yalnız hissediyor. Gel birer cigara daha tellendirelim abi.”

Sokaktaydılar yine. Sigaralar içildi, apartman pencerelerinden sızan uyku vücutlarına tırmanırken içeri girdiler. Âsım mırıltıyla devam etti. Sanki orada değildi.

“Yıllık izinlerimi hazanda kullanırım. O kasım bahtımıza define değil, kazlar çıktı. Sürü halinde. Kocaman bir V. Umut yüklenmiş geliyorlar. Asıl insanların umutları olur. Olmamışları, olacakları, en zayıf ihtimalleri, olması imkânsızları hatta, yüklenirler. Kazlar da öyleydi. Meğer ta Sibirya’dan geliyorlarmış. O kadar çoklardı ki. Bağırıyorlardı bir de. Feryat figan. Benden başka gören, duyan yoktu. Rabbim alışıktır, ama ben çok fena çarpıldım. Pembe gagalar, sarı ayaklar grinin içinde öyle bir görünüyordu ki…Ooof, of. Kanatlı melekler. İlk defa melek görüyordum. Hayatımda yaşadığım en güzel şey buydu”

Sustu Âsım. İçinde kararsızlık yeşerdi. Oğlanın inanmayacağını düşünüyordu. Lafın gidişatını çevirebileceği başlıklar cirit atıyordu kafasında.

“Vay be Âsım abi! Kuşları çok severim. Hele de kartallar. Hezarfen’i anlatmışlardı ilkokulda, hani kanatları açmış Galata’da, vur Allah vur, inmiş Üsküdar’a”

Haluk’un hevesi tüm cesaretini devşirdi. Daha fazla tutamadı, içindeki kuşlar havalandı. Sırrını ifşa.

“Nasıl havaya girdim, nasıl canım çekti arkadaş. Başladım kolları ayakları çırpmaya. Gürp-gürp. En önemlisi binlerce kanatçık. Pır-pır-pır. Havalandım yavaştan. Yükseldim-yükseldim. Doğruca V’nin en sonuna yerleştim. Ruhum ferahlayınca, vallahi köylerden esen gübre kokusu bile hoşuma gitti.”

Sustu, Haluk’un gözlerine baktı. Oğlan sessiz ama merakla devamını bekliyordu. Konuyu biraz normale çekti Âsım.

“İnsan yalnız olamıyor be Halukçuğum. Asla. Birileri lazım hayatında. Olmadı, kendin yaratıyorsun. Ciddi ciddi biri oluyor ha. Konuşuyorsun, tartışıyorsun. Hem uçuyorum hem sorguluyorum. Kimim ben. Neyim. Neye yararım. Ne işim var burda. Her şeye kuş bakışı.” Âsım’ın yarım nefeslik arasına Haluk girdi.

“Uçuyorum derken Âsım abi?”

Lanet soruya ne diyeceğini bilemedi. Aynen böyle oldu. İster inan ister inanma, ben o gün uçtum. Binlerce kanadım. Bazı şeyleri hastalık sanırsın, oysa uçurur seni. Ben artık uçabiliyorum Haluk. Yeter ki yaban kazları gelsin. Yeter ki onların arasında olayım. Aklından geçenleri ağzından dökemedi.

“Yok be ya, hayal bizimki. Ama o kadar da hakiki.”

Cebinden kanyak matarasını çıkardı, şık metalden bir fırt da Haluk aldı. Duyduklarını sorgulayınca Haluk, hikayesini değiştirdi Âsım.

“Öyle bir rüzgâr var ki, kazlar habire irtifa kaybediyor. Kanat vuruyorlar ama yerlerinde sayıyorlar. Bir iki kaz yüzümü yalayıp geçti. Korktum. Sırtımı döndüm, başımı battaniyenin içine gömdüm.”

“Gel Âsım abi birer cigara daha tüttürelim” Acilin önünde devam etti Haluk. “Tepeye bile kuş bakışı öyle mi? İyi yüksektir ha. Keşke babam da olsaymış. Turnaları sever ama yaban kazlarına da hayır demezdi.”

Gelgitleri bitmiyordu Âsım’ın. Çocuğun ne düşündüğü, nasıl anlayacağı… Umurunda değildi artık. İçinden geldiği gibi tüm yaşadıklarını aktarmaya.

“Sen ne diyorsun be Haluk. O tarlalar nasıl görünüyor. Ya o dereler. Ama öyle bir rüzgâr var ki, habire irtifa kaybediyoruz. İki kat hızda kanat vuruyoruz, gel gör ki, yerimizde sayıyoruz. Pembe gagalı, irice biri. Grubun lideri. Hemen ardına düşmüşüm. Öbürleri yorgun ya. Kaş altından gözlüyorum. Zor bu iş, bu gece buradayız, diyerek aşağıdaki dereyi gösterdi. İnanamadım. Böyle mi güzel konuşulur arkadaş. Fısıldıyor. Daha çok tıslıyor gibi. Ama o gürültüde bile gayet rahat anlıyordum.

Derenin kenarına indik. Etrafımda yüzlercesi. Büyük bir sürü. Bir kısmı pembe gagalı bir kısmı sarı. Şefle nasıl bir muhabbet. Onun gözlerinin aydınlığından masal akıyor, bu ihtiyar da huzurla dinliyor. Meğer hala bir çocukmuşum be Haluk. Laf döndü dolaştı bana geldi. Ne yapıyorsun burda, dedi. Define falan. E, sonra ne olacak? Para, çocuklar, karım. Bir şeyler diyorum, ama daha laf ağzımdan çıkarken ne kadar boş konuştuğumu anlıyorum.

Her kasım gelirim. Bir türlü kurtulamadığım illetim, diyorum. Tükürür gibi ekşidi suratı. Nasıl utandım. Gözlerine bakamıyorum. Kâbusun kasımdan kaynaklanıyor. Bu yıkıcı tutkunun seni cehennemin kucağına attığını anlamadın mı? Yolu yok, kasımı silmen lazım hayatından, dedi. Doğruydu. Çok şaşırmıştım. İyi ama nasıl? Önce K’yi kaldır. Asım, kaldı değil mi? Kendi ismine vardın işte! A takkesiz ama olsun. Kendini bulmak önemlidir. Fakat durmamalısın. Ardından M’yi silmelisin. Ası, kalacak elinde. Ası yoluyla intihar gibi. “Ası sonucu öldüğü bildirilen 50 yaş civarında erkek olgunun boyun bölgesi otopsi öncesinde…” Adli tıpta böyle derler. Ölümün adı bile ne kadar soğuk değil mi? Bende çıt yok Halukçuğum. O bir bilge gibi devam. Kasımı silmelisin hayatından. Sonra I’yı sileceksin. As kalacak. Aklına kumar gelmesin ha! Zararı çoktur efendim. Define aramak da bir kumardır. A ve S kaldı. İstersen ayır onları birbirinden. En zeki insana versen bu ikiliden Kasımı çıkartamaz. Sildin işte. Artık senin yılların Kasımsız. Yine on iki ay, ama kasımın yerinde ailen olacak. Değiştir kaderini.

Bizim pembe gagalının esaslı sözlerine çarpıldım. Fena hırpaladı. Oturdum ağladım. Kazma küreği bırakmaya, karıma, çocuklarıma dönmeye karar verdim. Pembe gagalıya…”

Lafı yarım kaldı Âsım’ın. Bir hemşireydi. Onlara doğru gelirken ikisi de susmuştu. Babasını görebileceğini söylüyordu. Nöbetçi doktordan izin almışlar. Haluk içeri girerken selam söyledi Âsım.
“İzne ayrıldı Âsım, çok selamı var. Malum kasım ayı, dersin.”

Koridorda yürürken neden yalan söylediğini düşünüyordu. Ne karısı ne de çocukları vardı Âsım’ın. Hiç evlenmemişti. Belki yalnızlıktan yaratmıştı, belki içkiden uydurmuştu.

Hastaneden çıktı. Otogara gidecekti. Sokaktan geçen ilk taksiye atladı. Elini gömleğinin altına soktu, kanatçıklarını okşadı. Binlerce. Pembe gagalım. Kasımın ilk haftası bekleyenleri vardı.

 

Yazar: Metin Nart

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.